Son günlerde Türkiye’de okul içi şiddeti tartışıyor. Önce Siverek’te ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırılar tüm ülkenin kanını dondurdu. 14 yaşındaki bir çocuğun bu kadar büyük bir şiddete yeltenmesi çok düşündürücü. Ne yazık ki bu saldırılar münferit değil. Son yıllarda artarak devam ediyor. Sadece 2025 yılında 186 bin çocuk adli suçlar işlemiş durumda. Birini öldürmek ve yaralamayla sonuçlanan silahlı saldırılarda ise son 2 yılda %18 artış var. Bu tablo sadece yetkililerin değil herkesin konuyu tartışmasını gerekli kılıyor. Okullara güvenlik görevlisi yerleştirilmesi, cezaların ağırlaştırılması, yasal reformların yapılması, kamera ağının genişletilmesi ve şiddet içerikli dizi ile oyunların yasaklanması gibi önlemler; hem anlamlı hem de somut sonuçlar doğurabilir. Ancak bunların hiçbiri gerçekten sorunun özüne inmiyor. Hepimizin malumu ki sonuçlarla ilgilenmek nedenleri yok etmez sadece baskılar. Bir okulda metal dedektör olabilir; ama çocuk kendini sınıfta dışlanmış, koridorda güvensiz, öğretmen karşısında görünmez ve arkadaş grubu içinde yalnız hissediyorsa, o okul güvenli sayılmaz. Bunlar kameralar, oyun yasaklamaları ve güvenlik görevlileri ile düzelmez.
Okul şiddeti, yalnızca güvenlik önlemlerini artırarak değil; çocuklara empati, etik muhakeme, ortak sorumluluk ve erken destek kazandıran bir eğitim kültürü kurularak azaltılabilir.
Bu yazıda herkesin tartıştığı alışıldık öneriler dışında konuya farklı bir pencere açmak, sorunun özüne inerek dünyadaki başarısı kanıtlanmış örnekleri sizlere aktarmak istiyorum. Dünyada bazı ülkeler şiddet ve dışlanmışlık içeren sorunları minimum düzeye indirgemiş durumda. Neden biz de bu örneklerin benzerlerini kendi eğitim sistemimize adapte etmiyoruz? Evet çocuğumuzun şiddet içeren bilgisayar oyunları oynaması kötüdür ama çok daha kötü olan onun sevgisiz, güvensiz ve dışlanmış bir ortamda büyümesi ve okulun bu problemleri ortaya çıkararak ona çözüm kapıları açamamasıdır.
Dünyada Çocuklar Arası Şiddeti Engelleyen Eğitim Sistemleri Nasıl Çözümler Üretiyor?
İlk başta yapılması gereken şey empati yeteneği geliştirmektir. Kimsenin birbirini tam olarak anlamadığı bir ortamda çatışma kaçınılmazdır. Empati olmayan toplumlarda insanlar yalnızlaşır. José Saramago’nun körlük kitabındaki gibi birbirlerini görmeyen insanlar korku, açlık ve şiddet sarmalında boğuşarak toplumsal düzenin çökmesine yol açarlar. Empati yeteneği aynı insan kasları gibi geliştirilebilir bir şeydir.
Empati okullarda öğretilebilir. Empati eğitimini en iyi veren ülkelerden biri Danimarka’dır. Danimarka’daki okullarda yaklaşık 30 yıldan beri empati eğitimi verilir. Klassens Tid” (Sınıf Saati), adındaki sistemde öğretmen ve öğrencilere empati kurma öğretilir. Empati eğitimi için ülkedeki okullarda birçok yöntem vardır. Bunlardan ilki “Dert Kutusu”dur. Hafta boyunca öğrenciler yaşadıkları sorunları (örneğin: “Ali oyun oynarken beni dışladı” veya “Sınıf çok gürültülü”) isimsiz olarak bu kutuya atarlar. Sınıf saatinde bu kağıtlar okunur sınıf konuyu birlikte tartışır. Öğretmen çözüm üretmek yerine sınıfa şu soruyu sorar: “Bu arkadaşımıza nasıl yardımcı olabiliriz?” Çocuklar çatışmaların kavga ederek değil, müzakere ederek çözüleceğini yaşayarak öğrenirler.
Etiği felsefi olarak içselleştirmemiş birinden empati kurmasını istemek mantıklı değildir. Bu nedenle etik derslerinin olması ancak bunların ezbere dayalı değil içselleştirilerek aktarılması hiçbir genel kabul ya da dogmatik düşünceyle değil öğrencinin anlayarak ve içselleştirerek bunları kavraması önemlidir.
Avustralya’da (özellikle Yeni Güney Galler – NSW) “Soruşturma Topluluğu” (Community of Inquiry) olarak bilinen pedagojik yaklaşım bu ahlak felsefesinin verilmesine dayanır. Sistem çocuklara hazır ahlak kuralları vermek yerine onlara düşünmeyi, gerekçe kurmayı, karşı görüşü dinlemeyi ve saygılı biçimde tartışmayı öğretir. Derste genellikle bir hikâye, olay ya da günlük bir ikilem üzerinden konuşulur; örneğin “Yalan her zaman yanlış mıdır?”, “Bir arkadaşını korumak için gerçeği saklamak doğru olabilir mi?”, “İzin almadan bir şey almak her durumda hırsızlık mıdır?”, “Adil olmak herkese aynı davranmak mıdır, yoksa ihtiyaca göre davranmak mıdır?”, “Birine zarar vermek istemedin ama zarar verdin; yine de yanlış mı yaptın?” gibi sorular tartışılır. Burada amaç çocuklara tek bir doğru cevap ezberletmek değil, onların bir davranışın neden doğru ya da yanlış olabileceğini düşünmesini sağlamaktır; öğretmen de cevabı veren kişi değil, konuşmayı düzenli ve tarafsız biçimde yürüten kişidir. Böylece çocuk, sadece “iyi davranması gereken” biri olmaktan çıkıp, neden öyle davranması gerektiğini düşünebilen biri hâline gelir.
Ahlak ve etik değerlere sahip olma dışında iyi bir insan olmanın ve şiddetten uzaklaşmanın diğer bir yolu da topluma saygı duymak ve aslında her bireyin toplumun bir parçası olduğunu duyumsamaktır. Toplumculuk da aynı etik ve empati gibi öğretilmesi gereken bir şeydir. Bu ise herkesin toplumsal haklar açsından eşit olduğu ve yardımlaşma düşüncesiyle sağlanabilir. “Okul, yalnızca benim çocuğuma hizmet sunan bir kurum değil; hepimizin birlikte var ettiği ve sorumluluğunu paylaştığı ortak bir yaşam alanıdır” anlayışını geliştirmek zorundayız. Çoğumuzun gıpta ile baktığı Japonya bunun en güzel örneklerini sunuyor. Maç bittikten sonra stadyumu gönüllü temizleyen, işini en iyi ve kaliteli biçimde yapmak isteyen bir hata yaptığında bunun sorumluluğunu alan Japon halkı bu davranışlarını eğitim sistemlerine borçlu.
Japonya’da eğitim, ahlakı bir kitapta anlatmak yerine çocuklara her gün bizzat “yaşattırılır”; bu modelde çocuklar, okulda temizlik görevlisi olmadığı için her gün 15 dakikalık bir ritüelle (Sōji) sınıflarını ve hatta tuvaletlerini arkadaşlarıyla omuz omuza temizleyerek kibrini kırarken, yemek saatinde (Shokuiku) beyaz önlüklerini giyip yemeği arkadaşlarına bizzat servis ederek “hizmet etmeyi” ve emeğe saygı duymayı fiziksel bir refleks haline getirir. “Ben” yerine “biz” demeyi yer süpürürken ve tabak dağıtırken öğrenen çocuklar, “Kalp Not Defterleri” ve gün sonundaki sessiz düşünme (Hansei) seansları sayesinde; kendi hatalarını bir başkası onları cezalandırmadan önce fark etme becerisini, yani yüksek bir bireysel farkındalık geliştirir. İşte bu “okul benim evim, toplum benim ailem” bilinciyle büyüyen çocuklar sayesinde, Japonya’da polise veya baskıya gerek kalmadan; suçun neredeyse yok olduğu, insanların bir başkasının hakkını gözetmeyi bir onur meselesi saydığı ve sokaklarında şiddetin değil huzurun hâkim olduğu o gıpta ettiğimiz toplumsal düzen kurulmuş olur. Dünyada 100.000 kişi başına düşen cinayet oranı 6 iken Japonya’da bu sadece 0.2 düzeyinde gerçekleşmesi tesadüf değildir.

Eğitimde bir dünya markası haline gelen Finlandiya’da da KiVa (Kiusaamista Vastaan – Zorbalığa Karşı) ismi verilen ve zorbalığa savaş açan bir eğitim modeli hakimdir. KiVa (Zorbalığa Karşı) programı, zorbalığı sadece bireysel bir sürtüşme değil, bir grup dinamiği olarak ele alır; bu sistemi sınıf içinde hayata geçirmek için öğretmenler, müfredata yayılmış 10 özel ders ünitesi boyunca öğrencilere rol yapma (canlandırma) çalışmaları, grup tartışmaları ve empati geliştiren sanal simülasyon oyunları uygularlar. Derste çocuklar, zorbalık anında sessiz kalarak aslında saldırganı nasıl güçlendirdiklerini bizzat deneyimleyerek öğrenirken; temel amaç zorbalığı “havalı” bir eylem olmaktan çıkarıp, “sessiz seyirciyi” kurbanın yanında duran cesur bir aktöre dönüştürmektir. Bu somut uygulama sayesinde programın yürütüldüğü okullarda zorbalık vakaları %30 ile %50 arasında kalıcı olarak azalmış, çocukların okula duyduğu güven duygusu ve genel huzur seviyesi zirveye taşınmıştır.
Tartışma Zemini Değişmeli
Tüm bu örnekler, eğitimin yalnızca derslerden ibaret olmadığını; bunun pedagojik bir yaklaşımla ele alınması, dünyadaki farklı uygulamalara şans tanınması ve bize uygun olan yönlerinin kendi ülkemize uyarlanması gerektiğini gösteriyor. Konunun bugün çok sıcak olması nedeniyle tartışılıyor olması elbette değerli; ama bir ay sonra gündem değiştiğinde bu tartışma da kapanacak. Oysa sorunu gerçekten çözmek istiyorsak, eğitimde şiddet meselesine daha uzun soluklu ve stratejik yaklaşmalıyız. Okulu yalnızca sınavlar ve eğitim süreleri üzerinden tartışmak yerine, dünyadaki örneklere de bakarak daha vizyoner bir bakış geliştirmeli; çocuklara sadece bilgi değil empati, sorumluluk, muhakeme ve birlikte yaşama kültürü kazandıran bir okul düzenini nasıl kurabileceğimizi de konuşmalıyız. Çünkü mesele yalnızca daha başarılı öğrenciler yetiştirmek değil, aynı zamanda daha vicdanlı, daha dengeli ve şiddeti çözüm yolu olarak görmeyen insanlar yetiştirmektir.

Bir Cevap Yazın